Seyahatimizin öncesinde yaptığım hazırlıklarda, Endülüs tarihi hakkında genel geçer okul bilgilerimin dışına çıkmaya başladığımda, buranın hakkını vermek için - ne kadar verdiğim tartışılır- epey geç kalmış olmanın ezikliğini yaşadım. Beylikler dönemi Anadolu tarihi fetişi olan bendeniz, buranın içine girdikçe hayranlıkla karşılaştığım katmanlı yapıyı, -muhtemelen kimse okumasa da- yazmasam olmazdı.
Hikayemiz Vizigotlarla başlıyor. Hani şu Büyük Hun Devleti’nin kavimleri ittirip kaktırıp göç başlattığı döneme kadar Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan sonra batıya doğru giden Roma Devleti ile düşe kalka savaşan en sonunda da Roma Devleti’nin “Gidin Pireneler Dağı’nın öte tarafına yaparsanız yapın” dediği Vizigotlar. 8. yy’da bugün İspanya ve Portekiz dediğimiz ülkelerin sınırları içinde - İber Yarımadası- bölük pörçük şekilde ortak bir kültür ve siyaset zemininden uzak taht kavgalarıyla yaşamaktaymış. Tüm hikayelerimizde olduğu gibi biraz da din kitap sosu ile servis edilen çıkar kavgaları sonunda tahta çıkamayan Akhila ile tahta çıkan Rodrigo ters düşmüş. Bu kısım kenarda kalsın. Aynı dönemde Ceuta Kontu Julian ise, kızını İspanya’ya okumaya, mesleğini eline almaya yollamışken, kızcağızın Kral Rodrigo tarafından tecavüze uğradığı haberi de dönemin televolesine düşünce, Julian ve Akhilla’nın aklına çok cin bir fikir gelmiş. Bu 2 arkadaş Kuzey Afrika’da kin, nefret ve entrikanın içinde doğmuş, hobi olarak savaşan Berberilere gemi tahsis edip, Rodrigo’yu laciverte boyaması için berberileri İspanya’ya davet etmişler.
Davete icabet eden Tarık Bin Ziyad, ki kendisi o dönemde, Kuzey Afrika Emevi Valisi Musa bin Nusayr’ın azadlı bir kölesi ve uç beyi tadında bir hayat yaşamaktaymış, 711 yılında Guadalete Muharebesi’nde, yanındakilerin de ihanetine uğrayan Rodrigo’yu hış ettikten sonra -kendisi bu sebeple son Vizigot Kralı oldu-, “Bizi yolda biraz deniz tuttu, geri dönmeden şurada biraz soluklanalım.” bahanesi ile İspanya’yı fethetmeye başlamış.
Yaklaşık bir yıl sonra Musa bin Nusayr’ın da İspanya’ya gelmesiyle, biri doğudan biri batıdan derken İber Yarımadası’nın tamamına yakınını çok kısa sürede Emevi toprağı haline getirmiş bu ikilinin başarısı dillere destan olmuş. Ancak ülkemizden de tanıdığımız “Hiçbir başarı cezasız kalmaz." hastalığı tam da o günlerde ne yazık ki bu 2 kişiye de bulaşmış. Ölüm döşeğinde olan Emevi Halifesi Velit bin Abdülmelik, bu iki kumandanı Şam’a çağırtmış. Musa, “Şu leveli de geçeyim geliyorum.” dese de işe yaramamış ve hemen gelmeleri emredilmiş. Şam’a vardıklarında, halifenin yerine Süleyman Bin Abdülmelik geçmiş. Kendisi İspanya’daki bu başarıların kumandanların hesabına yazılacağını ve ayrı bir devlete dönüşeceğini öngörerek, Kibar Feyzo’nun şehre gitmesini yasaklayan Maho Ağa gibi, iki kumandanı da tekrar İspanya’ya göndermemiş. O sırada ölen Rodrigo’nun kızıyla evlenip Vizigotlar gibi giyindiği için dinden çıktığına dair verilen fetva ile Musa’nın İspanya’daki oğlu - ki zannediyorum ki bu bağlamda kendisi batının ahlaksızlığını alan doğulu oluyor- da idam edilerek kafası babasına getirilmiş. Musa bin Nusayr’ın çok fakir şekide öldüğü bilinse de Tarık Bin Ziyad’a ne olduğu bilinmiyormuş. Yine de isimleri bugün suyun iki tarafında Cebeli Tarık ve Cebel Musa(Fas’da) yaşamakta. (Cebel Arapça dağ demek.)
İber’de bulunan müslümanlar ise kendilerine yeni kumandanlar bulmakta gecikmemiş savaşlara devam etmiş, hatta Pirene Dağları’nın aşıp, tam Fransa’ya girecekken Fransızlar tarafından 732 yılında tokatlanarak geri gönderilmişler. Paris’e 250 km mesafede Tours bölgesinde gerçekleşen bu savaşın önemini, seneler seneler sonra Edward Gibbon ‘Eğer savaş farklı şekilde sonuçlansaydı, belki de bugün Oxford’daki okullarda Kur’an tefsiri dersleri verilecek ve bu okulların yüksek kürsülerinden sünnetli bir halka Muhammed’in vahyinin kutsallığı ve gerçekliği anlatılacaktı.’ diye yorumlamış. Bu savaştan sonra adeta, Emevileri ve tabi yanlarında bulunan askeri güç olan berberiler, “Sizin kara kuru Fransa’nıza mı kaldık.” diyerek başlamışlar kendi bulundukları coğrafyada kültürel, maddi ve de manevi atılımlara. 750 yılında, Abbasiler, Emeviler’e kendi üsluplarıyla biraz da biz oynayalım deyince, genç Şehzade Abdurrahman yanında kardeşleri ve oğlu, baba toprağından kaçarak, annelerinin de mensubu olduğu berberi kabilesine sığınmaya Tunus'a doğru kaçmışlar. Akabinde geçen beş yılın sonunda, 755 senesinde Abdurrahman ve kardeşi Bedir Malaga kıyılarına ulaşarak, limanın duvarlarına “Sanmasınlar ki Abdurrahman oldü, söyleyin herkese kral geri döndü.” yazdırıp, bölgede dağınık halde bulunan müslümanları tez elden tek sancak altında toplamışlar. Böylelikle “Valiler Dönemi” olarak bilinen dönem, 756 yılında I.Abdurrahman’ın tahta çıkmasıyla son bulmuş.
756 yılında başlayan ve 1031 yılına kadar sürecek olan Endülüs Emevileri Dönemi’nde devletleşmiş yönetim bir çok açıdan altın çağını yaşamış. Bazı kargaşalar olsa da bu dönemde, gelecekteki günlere kıyasla bölgede yaşayan müslüman hristiyan ve yahudiler barış ve huzur içinde kalmış, birbirilerinin tavuklarına pek kış dememişler. 929 yılında III. Abdurrahman’ın kendisini halife ilan etmesi ise bu Emevi Devleti organizasyonu pekiştirmiş. O güne kadar Abbasilerle karşılıklı olarak etliye sütlüye bulaşmama politikası böylece son bulmuş ve tüm İslam dünyasına, “Biz bir uç beyliği değil, İslam dünyasının merkeziyiz.” mesajı verilmiş. Tarihi kayıtlara göre; bu dönemde III. Abdurrahman tarafından kendisinin ve eşrafının yaşaması için şehrin biraz dışına kurdurttuğu Medinetüzzehra isimli saray ve kale kompleksi TOKİ mütahitlerinin rüyasına girmekte ve geceleri uykuya dalmadan önce “Keşke o dönemde yaşasaydık da o ihaleyi biz alsaydık.” dedirtmekteymiş.
Bu güzel günlerin arka planında ise, aslında Suriyeli Arapların liderliğinde buraya gelen müslüman Berberiler, Araplar ve İspanya’da müslümanlığı kabul eden yerliler arasında neredeyse fethin ilk yıllarından bu yana bazı anlaşmazlıklar yaşanmaktaymış. Bunların temelinde ise sınıfsal ayrımlar söz konusuymuş. Hatta henüz saltanatının 2.yılındayken, yerli müslüman zenginlerin bazıları Abdurrahman’a karşı Frenk Kralı ile açık bir işbirliği bile yapmış. Bu süreç daha sonra 1.Fitne dönemi diye anılan 852-912 yılları arasında tekrar alevlenmiş. 976 yılına gelindiğinde ise ölen halife II.Hakem’in tahtı henüz 11 yaşında olan oğluna geçince halifenin naibi olan El Mansur diye bilinen vezir İbn Ebu Amir, oldukça saldırgan politikalar izlemeye başlamış ve bu saldırgan politikalarına asker sağlayabilmek için Kuzey Afrika’dan radikal berberileri çağırmış. Endülüs kültürüne yabancı radikallerin gelişiyle halife artık bir kuklaya dönüşmüş ki, bu dönemde Mansur, halifenin kütüphanesinin radikaller tarafından yakılmasına bile göz yummuş. Mansur’un 997 yılında, yanına aldığı yeni askerlerine yurt bulabilmek için yaptığı saldırılarda Santiago de Compostela yakıp yıkması ve tüm kilise çanlarını Kurtuba’ya getirmesi Emevilerin ardında bıraktığı kültür mozaiğini bir araya getirilemez şekilde parçalamış. Bu hareketiyle, Santiago de Compostela hristiyanlarca hem bir hac merkezine hem de Reconquista hareketinin dinamolarından birine dönüşmüş. Ölmeden önce kendisine Medinat al-Zahira, yani “Çiçekler Şehri”ni yaptıran Mansur, 1002 yılında ölmüş ve fiili yönetim önce Mansur’un büyük, sonra küçük oğluna geçmiş. 1009 yılında başlayan, 2.Fitne Dönemi diye adlandırılan dönemde, artık bir iç savaş alevlenmiş. Mansur’un küçük oğlu Sanchuelo döneminde berberi askerler Medinetüzzehra’yı yıkarak yağmalamış. Bu olaylar 1013 yılında berberilerin Kurtuba’yı da yağmalamsıyla devam etmiş. 1031 yılına gelindiğinde ise, iç savaş ile başlayan 2.Fitne Dönemi, aslında uzun zamandır zaten sadece bir sembole dönüşen halifeliğin yıkılmasına sebep olmuş ve Taifeler Dönemi başlamış.
Taifeler Dönemi’nde Endülüs Emevileri’nin eski sınırları içinde 60’dan fazla irili ufaklı devlet kurulmuş. Bunlardan bazıları emevi mirasına sahip çıkmak isterken bazıları farklı siyasi görüşler ve dini yorumları sahiplenmiş. Sonuç olarak neredeyse hepsinin amacı hayatta kalabilmek olsa da sadece bir kaçı, birbirleri ya da hristiyan krallıkları tarafından yutulmaktan kurtulabilmişler. Bu dönem, okuduklarından anladığım ve anlamadığım kadarıyla kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir dönem olmuş. Paralı hristiyan şovalyeler bazen müslümanların iç savaşlarında yer alırken, bazen müslüman beyler, hristiyan krallıklar yanında yer almış. 1085 yılında Kastillya Kralı IV. Alfonso Toledo’yu tekrar alınca, Sevilya Emiri Al-Muta’mid sayesinde müslümanların tarihi tekerrür etmiş ve suyun öte tarafından yardım istemiş. Toledo’nun düşmesi ise, İber Yarımadası’nda “Reconquista”’ olarak tanımlanan hareketin başarısına dair hristiyan ümitlerini arttırmış.
Al-Muta’mid’i çağrısına kulak veren Kuzey Afrika kökenli radikal Murabıtlar, yardıma gelmişler ve 1086 yılında IV. Alfonso’yu yenilgiye uğratmışlar. İlk seferde yardıma gelip, geri dönmüşler fakat ellerini çektiklerinde ise bir şeyin değişmediğini görmüşler. Bunun sebebi olarak da müslümanların artık dinden çıkmanın eşiğine geldiğini, akşama kadar flemenko ve siesta yaparak benliklerini kaybettikleri gibi iddialar sunmuşlar. Artık bu toprakları kendi krallıklarına katmak için tekrar geri dönen Murabıtlarla yapılan ikinci savaşta ise, tarihin acı bir cilvesidir ki Al-Muta’mid, IV. Alfonso’dan bu sefer Murabıtlara karşı savaşmak için yardım istemiş fakat artık çok geçmiş. Endülüs geleneklerine göre “barbar” bile sayılabilecek Murabıtlar, hızla taifeleri sömürgeleri haline getirmiş. Böylelikle 1090 yılında başlayan Murabıtlar Dönemi’nde, Endülüs mirasını devralan radikal murabıt yöneticilerin , -anlatabileceğim en kibar şekliyle- müslümanların hristiyanlarla ve yahudilerle aralarına mesafe koymaları gerektiğine dair etkin düşünce biçimi, bu dönemde baskın hale gelince dini topluluklar arasında mesafe de, Murabıtların yönetimindeki yerlerde açılmaya başlamış. Nispeten diyorum, çünkü zamanla Murabıtlar da Endülüs rüzgarlarına kapılacak giyimleri ve sosyal hayatları değişecek ve arkalarından aynı amaçla, 1145 yılında İber yarımadasına gelen Muhavidler ,1172 yılında aynı düşüncelerle bu sefer Murabıtların yönetimine son verecek ve murabıtlara göre çok daha radikal olarak anılacaktı.
Madalyonun diğer yüzünde ise bu dönemlerde hristiyan saldırıları da giderek artmış. Muvahidlerin dönemi ise bu saldırıların etkisi altında, 1236 yılında Kurtuba’nın Kastilya Kralı III. Ferdinand tarafından alınmasıyla son bulmuş ve diğer büyük endülüs şehirleri hızla hristiyanlara geçmeye başlamış. Reconquista şiddetini arttırken, dönem dönem geçici barışlar yapılsa da müslümanlarla hristiyanlar arasındaki eski huzur ortamı artık en azından siyasi zeminde eski güzel günlerden uzaklaşmaya başlamış.
Muvahidlere karşı yapılan bu savaşta Kastilya Kralı Ferdinand ile birlikte savaşan Nasri Hanı Ibnü’l Ahmer’in(I.Muhammed) ise ödül olarak payına Granada düşmüş. Ferdinand ile I.Muhammed arasında yapılan saldırmazlık anlaşmasıyla, 1238 yılında kurulan Gırnata Emirliği tarih sahnesine çıkmış. Bu emirlik Daha sonra Beni Ahmer Devleti diye anılmaya başlanmış ve varlığını 1492 yılına kadar devam ettirmiş. Bu özelliği ile İber Yarımadası’ndaki en uzun ömürlü ve son bağımsız İslam Devleti olan Gırnata Emirliği, uzun ömrünü bölgedeki hristiyan yönetimler arasındaki çekişmeleri iyi kullanması sayesinde yaşamış. 1469 yılında Aragon Kralı II.Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi I.Isabel ‘in evlenmesi ile bu çekişmeler son bulmaya başlamış ve 1492 yılında, Gırnata Emirliği tarihin tozlu raflarına kaldırılmış ama Endülüs’ün son kalesi de düşerken, Gırnata Emirliği tarafından yaptırılmaya başlanan Alhambra üzerine toz kondurmadan bugüne kadar ulaşmayı başarmış.
722 yılında Iber Yardımadası’nın kuzeyinde milis güçlerince başlatılan Reconquista, böylece 1492 yılında tamamlandı. Granada’da kutlu kralını sevgiyle selamlayanlar arasında olan Christopher Colomb gibiler ise, artık burada öğrendikleriyle yeni dünyada “Conquista”yı başlatmaya hazırdı…







