Endülüs şehirlerinin gözbebeği olan Sevilla, seyahatimizin ilk durağı oldu. Her zaman yaptığımız gibi otelimizi baz alarak yürüyüş rotamızı oluşturup seyahatimize başlıyoruz. Biz bir yarım bir de tam gün ayırdığımız için planımızı da buna göre yaptık.
1. Gün
Sevilla 1.Gün Yürüyüş Rotası İçin Tıklayın;
1) Sevilla Katedrali
Sevilla Katedrali, dünyanın en büyük gotik katedrali olma özelliğine sahip yapısıyla tahmin edeceğiniz gibi oldukça heybetli görünüyor. Katedralin olduğu noktada; 1184-1198 arasında Muvahhidler tarafından inşa edilen bir caminin kalıntıları bulunmaktaymış. 1401’de bu kalıntıların üzerinde başlayan inşaat ancak 1506’da kapılarını ibadete açmış ve bu tarihte dünyanın en büyük katedrali olma özelliğini Ayasofya’nın elinden almış. Depremler sebebiyle birkaç kez yıkılan merkezi kubbe her seferinde tekrar inşa edilmiş.
Bugün Giralda Kulesi olarak bilinen bölüm ise tahmin edeceğiniz üzere bahsi geçen caminin minaresiymiş. Minare kısmında merdiven yerine 34 adet eğimli rampa kullanılması sayesinde, müezzinlerin binek hayvanları üzerinde yukarı çıkabilmeleri sağlanmış. Bu kule ile ilgili anlatılan bir hikayeye göre, III. Ferdinand Sevilla’yı kuşatmışken, savunmada kalan Müslümanlar şehri yerle bir ederek teslim etmesinler diye, o dönem minare olarak kullanılan kulenin yıkılması durumunda şehirdeki herkesi öldüreceğini söylemiş. Müslümanlar gerçekten şehirdeki eserlere dokunmamışlar. Daha sonra katedral inşasında ise bu kule, şehrin fatihi III.Ferdinand’ın isteğine uygun şekilde muhafaza edilmiş.
Benzer şekilde camiden kalan bir diğer bölüm ise Patio de Los Naranjos yani Portakallı Avlu, yapının İslam mimarisi ile bağlantısını hala yaşatmaya devam ediyor. Avluyu çevreleyen duvarların alt kısmında hala o dönemden kalan taşları görmek mümkün.
Katedralin ana şapeli olan Retablo Mayor ise en büyük ve karmaşık tasarımlı ahşap sunaklardan birini bünyesinde barındırıyor. 30 metre boyu ve 20 metre genişliği ile bu sunak İsa’nın hayatından sahneleri 40’tan fazla oyma figürle ziyaretçilerine sergiliyor. Yapıldığı dönemde insanların okuma yazma bilme oranlarının düşüklüğü düşünüldüğünde bu kısım için İncil’in bir yansıması diyebiliriz. Nitekim İspanyollar ilerleyen yıllarda Peru’da yerlilere de dini aynı yöntemle anlatmaya çalışacaklardı.
Katedralin bir de tüm dünyada tanınan bir misafiri var. Aslında Küba’ya defnedilmeyi vasiyet eden Kolomb’un kemikleri 1899’da buraya taşınmış. Anıt mezarda İspanya’nın 4 krallığını temsil eden 4 kişi Kolomb’un tabutunu taşımakta. Elindeki mızrağı bir nara saplanmış olan ise, Granada’daki İslam Emirliği’ne son veren Kastilya Krallığı’nı temsil etmekteki, “Granada” kelimesi İspanyolca’da nar demektir.
Hayatının son döneminde İspanyol Krallıklarıyla ticari anlaşmazlıklar yaşayan Kolomb’un “İspanya’ya bir daha ayak basmayacağım.” dediği mezarının buna uygun şekilde havada asılı durduğu da efsaneler arasında. Kolomb gibi, III. Ferdinand’ın mezarı da bu katedralde bulunmakta.
Sevilla Katedrali’ni, rehberli turlarla gezebileceğiniz gibi rehbersiz gezmeniz de mümkün. Giralda Kulesi’ni de ziyaret edebileceğiniz rehbersiz standart biletler yetişkinler için 18, 14-25 yaş arası öğrenciler için 12.00 euro iken, 13 yaş altı ziyaretçiler için 5.00 euro. Pazar günleri saat 16.30 sonrası ziyaretlerde ise, önceden rezervasyon yapmak koşulu ile bilet ücreti talep edilmiyor.
Sevilla Cathedral Biletleri İçin Tıklayın;
2) Batı Hint Adaları Arşivi
Bina aslında 1572’de tüccar loncası olarak hayata geçirilmek üzere tasarlanıp 1584’de inşa edilmiş. Akabinde yeni dünyanın keşfi ile İspanya’ya akan servet sonucu, İspanyollar nereden ne sömürdüklerini karıştıracak hale gelmiş olmalı ki biz bu kayıtları bir düzene sokalım demişler. 1785 yılında kurulan ve 80 milyondan fazla sayfadan oluşan arşiv sadece İspanya’da değil, tüm dünyada alanındaki en iddialı arşiv niteliğindeymiş. Haritalar, gemi kayıtları, günlükler koleksiyonun pek çok parçasından bazıları. Kolomb başta olmak üzere, Amerika kıtasının içinden geçen (doğu kıyısından batı kıyısına geçen anlamında) tüm büyük İspanyol kaşif ve sömürgecilerinin ruh halini anlamak için ideal bir durak. Tabii işi daha ciddi taraftan ele alırsak, bu konu hakkında araştırmalar ve çalışmalar yapmak isteyenler için muhtemelen dünyadaki en önemli yer burası.
Zamanında bu işten epey para kazandıkları için olsa gerek, bugün burayı gezmek ücretsiz, bir nevi promosyon olarak düşünebilirsiniz, ya da İspanyolların özellikle yeni dünyadan gelen turistlere “Sizin biletinizi dedeniz ödedi, rahatça gezebilirsiniz.” deme biçimi.
Bu arada keşifler döneminde Amerika ve Filipinler’deki kolonilerin tamamına “Hint Adaları” dendiğini de hatırlatalım ki kafalar karışmasın.
Burayı ziyaret etmek için bilet alınması gerekmiyor.
3) Real Alcazar
Orta Çağ İspanyası'nda Hristiyanların egemenliğinde yaşamaya devam eden Müslümanlara Mudéjar ismi verilmiş. Daha sonra bu isim büyük ölçüde, bu toplulukların mimari ve zanaat geleneklerinin Hristiyan yapılarında kullanılmasıyla oluşan sanat ve mimari akım ile anıldı. Real Alcazar da bu akımın en önemli temsilcilerinden biri olmuş.
Real Alcazar, aslında 10. yüzyılda Emeviler için bir kale (al qasr) olarak inşa edilmiş. Daha sonra bölgenin tekrar Hristiyanların eline geçmesiyle, yeni krallar tarafından genişletilmiş. Müslüman ustaların Hristiyan krallar adına çalışmasıyla, saray adeta iki kültürün birleştiği bir esere dönüşerek müdejar mimarisinin dünyadaki en nadide örneği olmayı başarmış.
Real Alcazar başlığı altında kral Don Pedro ise kesinlikle ayrıca bahsedilmeyi hak ediyor. Döneminde Alcazar bugünkü görkemli haline ulaşmış. Bu sebeple yapının kalbi sayılan Don Pedro Sarayı en göz alıcı bölüm.
Don Pedro Sarayı’nın girişinde geometrik desenler içinde, dönemin hat sanatına uygun 2 önemli yazı bulunmakta. Ortada mavi renkle yazılmış kısımda, “La Galibe İllallah” yazarken, bu yazıyı yine Arapça, “Kastilya ve Leon kralı, en yüce, en soylu, en güçlü, fatih Sultan Don Pedro, Allah’ın izni ile bu kalelerin ve sarayların inşa edilmesini emretti.” yazısı çerçevelemekte. Hristiyan bir kral için yapılan saraydaki bu detaylar, Müslüman mimarlara ve zanaatkarlara verilen tam yetkiyle birlikte bu akıma ne denli özenildiğinin de kanıtı niteliğinde.
Bir diğer önemli bölüm ise yapıya girişte sağ tarafta bulunan “Casa de la Contratación” kısmı. Yeni dünyaya yapılan seferler için başvurular, gerekli izin süreçleri gibi formaliteler burada yürütülmekteymiş. Bu kısım içinde yer alan “Amiraller Salonu”nda ise önemli kararlar alınmış.
Kristof Kolomb, Ferdinand Macellan, Juan de la Cosa ve Amerigo Vespucci gibi ünlü kaşiflerin yolu bu salondan geçmiş. Ayrıca Kristof Kolomb, Amerika’ya yaptığı ikinci seyahatten döndükten sonra gelecekteki seferlerine finansman sağlamak amacıyla Kraliçe I. Isabel ile bu salonda görüşmüş.
Yapıda bu bölümler dışında oldukça geniş bahçeler ve havuzlar da bulunmakta. Game of Thrones dizisindeki Dorne sahneleri de bu bahçelerde çekilmiş.
Çeşitli bölümleri kapsayan farklı bilet seçenekleri ile gezilebilecek Real Alcazar’da biz kraliyet odalarını gezmeye gerek duymadık. Standart biletler yetişkinler için 15.50 euro, 14-30 yaş arası öğrenciler için 8.00 euro. 13 yaş ve altı ziyaretçilerden bilet ücreti talep edilmiyor. Pazartesi günleri sınırlı sayıdaki ziyaretçi için, önceden rezervasyon yapmak koşulu ile bilet ücreti talep edilmiyor.
Real Alcazar Biletleri İçin Tıklayın;
4) Plaza Espana
1929 yılındaki İber-Amerikan Fuari için tasarlanıp inşa edilen meydan, müdejar ve rönesans mimari detaylarıyla, İspanya’nın kültürel bağlarını göstermeyi amaçlamış. Yarım daire şeklinde tasarlanan meydanın duvarlarında 52 bank üzerine yayılan el boyaması seramikler İspanya’nın 52 şehrini temsil etmekteymiş.
Meydanı çevreleyen kanal üzerinde ise, Venedik’e kadar gidemeyen fakir insanlar için tekne kiralama hizmetiyle çakma bir Venedik havası yaratılmış. Meydanın merkezinde yer alan Vicente Traver Çeşmesi ise Roma’ya gidemeyen fakirler için… Tamam, o kadar da değil arkadaşlar. Çeşme ismini tasarımcısından almaktaymış.
Star Wars: Episode II, Lawrence of Arabia ve The Dictator filmlerinin bazı sahnelerine de ev sahipliği yapan meydana hem giriş hem çıkış ücretsiz olup, yapıldığı dönemde ya da sonrasında devlet müteahhide herhangi bir ziyaretçi sayısı garanti etmemiş.
Gün batımı ve gün doğumunda ziyaret etmenin meydanda geçirdiğiniz zamanda alacağınız hazzı arttıracağı kesin olmakla birlikte, meydanda şehir müzisyenlerine denk gelme ihtimaliniz de oldukça yüksek.
5) Parque de Maria Luisa
1893 yılında Orleans Düşesi Maria Luisa Fernanda tarafından şehre bağışlanan bu arazi, zamanla Sevilla’nın en büyük yeşil alanı haline gelmiş. Bu süreç içerisinde, parkın 1929 yılında düzenlenen Ibero-Amerikan Sergisi için, Fransız peyzaj mimarı Jean-Claude Nicolas Forestier tarafından yeniden düzenlenmesi ise bir köşe taşı olmuş ve parka klasik Fransız bahçesi ile Endülüs romantizmi harmanlanarak bugün gördüğümüz hali verilmiş.
6) Torre del Oro
Altın kule olarak bilinen yapı Guadalquivir Nehri kıyısında, 13. Yüzyıln ilk yarısında gözetleme kulesi olarak inşa edilmiş. Muvahhidler tarafından yapılan kulenin isminin kökeni hakkında iki adet efsane varmış.
Birincisi inşaatında kullanılan malzemelerden olsa gerek, yansımasının nehir üzerinde yarattığı altın sarısı renginden dolayı bu ismi almış olması. İkincisi ise yeni dünyadan getirilen altınların bu kulede saklanmış olma ihtimali kaynaklıymış.
İsminin kökeni ne olursa olsun, kule tamamlanmasından sonra uzunca bir süre şehrin savunma hattının en önemli parçası olmuş. Kulenin karşısında, yani nehrin diğer tarafında aslında bir kule daha varmış ve bu iki kule arasına kimilerine göre zincir çekilerek, kimilerine göre ise zincirlerle gemiler birbirlerine bağlanarak bir bariyer oluşturulur, şehre düşman gemilerinin girişi engellenirmiş. Ancak bu yöntem 1248 yılında Kastilya donanması karşısında mantarlamış, karşıdaki kule de zamanla yok olmuş. Siz sormadan ben söyleyeyim; Kastilyalı Amiral Ramón de Bonifaz gemileri karadan yürütmemiş, hiç eğlenceli olmayacak şekilde bu bariyeri parçalayarak standart şekilde ilerlemiş.
Bugün ise içindeki denizcilik müzesi ile hayata devam ediyor.
2. Gün
2.Gün Yürüyüş Rotası İçin Tıklayın;
1) Calle Sierpes
Calle Sierpes yani Yılan Caddesi, şehrin en ünlü caddelerinden biri ve sadece yayalara açık. Plaza de la Campana ile Plaza de San Francisco arasında kalan cadde, üzerinde bulunan dükkanlarla birlikte gün boyunca yerlilerin olduğu kadar turistlerin de ilgisini çekiyor.
Cadde boyunca kullanılan tenteler, kavurucu yaz günlerinde bir nebze ferah bir yürüyüş yapmanıza zemin hazırlıyor.
Caddenin ismi ise, -sierpes- caddenin dar ve kıvrımlı yapısı itibariyle bir yılanı andırmasından geliyormuş. İddia o ki, zamanında Cervantes de bu caddede epey takılmış.
2) Divino Salvador Kilisesi
İspanyolca Iglesia Colegial del Divino Salvador olarak adlandırılan kilise, Sevil Katedrali’nden sonra şehirdeki en büyük ikinci dini yapı.
Roma döneminden kalan bazilikanın üzerine yapılan bir caminin üzerine inşa edilen kilisenin çan kulesi de eski bir minarenin tabanı üzerinde yükselmiş. Yine “Patio de los Naranjos” olarak bilinen Portakal Ağaçlı Avlu da cami döneminden kalmaymış.
1674 yılında tasarlanan ve sekizgen kubbesi ile şehrin sembolik mimari unsurlarından biri olan kilisenin üzerine, tekrar bir şeyler inşa edildiğini muhtemelen göremeyeceğim ama yine de geleceğe ümitle bakıyorum. Bu katmanlı yapıların, dünyanın kimseye ait olmadığının en güzel kanıtı olduğunu düşünmem, içimde ayrı bir ilgi uyandırıyor.
Siz de katedrale biraz dışarıdan bakıp hayallere dalmak isterseniz, yapının hemen önünde yer alan Plaza del Salvador’da tapas ve ayran molası verebilirsiniz. Tabii ayranınızı evden getirmeniz gerekiyor.
3) Palace of the Countess of Lebrija
Şehrin en fantastik evlerinden biri olan ve 16. yüzyıldan kalan yapı, Lebrija Kontesi Regla Manjón Mergelina’nın antik eserlere olan tutkusu sayesinde oldukça zengin bir sanat koleksiyonuna sahipmiş.
Mimari olarak klasik bir Endülüs evi olan yapının iç avlusunda Roma dönemi mozaikleri kullanılmış. Adını tekrar yazmaya üşendiğim Kontes, 1851 ile 1938 yılları arasında geçen hayatı boyunca duvar halısı, porselen, arkeolojik buluntu ve türlü türlü sanat eserleri peşinde koşmuş. Bugün bu kişisel koleksiyon sarayın odalarında sergilenmekte.
4) Palacio de las Dueñas
Palacio de las Dueñas, şehrin kültürel miraslarından sayılan ve 15. yüzyılda inşa edilmiş bir saray. 1612 yılında Alba Hanedanlığı’na geçen saray o günden beri aynı ailedeymiş. İçine girince morgıçla alınamayacağını anlayacağınız yapı, günümüzde Sevilla Dükü Carlos Fitz-James Stuart’ın resmi konutu olmaya devam etmekteymiş.
Gotik, müdejar ve rönesans üsluplarının ortaya karışık sunumuyla tasarlanan saray içerisinde 11 avlu, 9 çeşme ve 100’den fazla mermer sütun bulunmaktaymış.
Ünlü İspanyol şair Antonio Machado da bu sarayda doğmuş.
Saray aynı zamanda içerisinde 16. yüzyıldan kalma eserler de bulunan, tablolar, heykeller, duvar halıları ve mobilyalar ile seramiklerden oluşan zengin bir sanat koleksiyonuna da ev sahipliği yapmaktaymış.
5) Metropol Parasol (Setas de Sevilla)
Tarihe doyduysak biraz da modern mimari diyoruz ve şehrin en modern simgelerinden birinde çekirdek çitliyoruz. Halk arasında Sevilay mantarı olarak bilinen, ahşap yapının tasarımcısı Alman mimar Jürgen Mayer’miş.
Dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri olarak gösterilen Setas, 6 adet dev mantar benzeri sütun üzerine kurgulanmış ki Sevilla’da en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri bu mantarların gölgesi arkadaşlar.
Yapının çatısında bir seyir terası bulunurken, altında da inşaat sırasında keşfedilen Roma ve Mağribi dönemine ait kalıntılara ev sahipliği yapan müze “Antiquarium” yer almakta.
6) Casa de Pilatos
Yine bir başka “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.” konseptli durağımız olan Casa de Pilatos, şehirdeki aristokrat konutlarından bir diğeri. Rönesans ve müdejar mimari tarzlarının harmanlanmasıyla ortaya çıkan yapı, 15. yüzyıl sonları ve 16. yüzyıl başında inşa edilmiş.
Zengin çini işçiliği, mermer sütunları ve Roma dönemine ait antik heykelleriyle ön plana çıkan yapı, efsaneye göre Kudüs’teki Pontius Pilatus’un evinden esinlenilerek tasarlanmış ve o sebeple bu ismi almış.
Yapının iç kısmındaki bahçeler, ziyaretçilerine nispeten serin bir dinlenme alanı sunmakta.
7) Flamenko Müzesi
18. yüzyıldan kalma bir evin içerisinde yer alan müze, farklı odalarında flamenkonun tarihi gelişimine ışık tutuyor. Müze bünyesinde her akşam canlı gösteriler de izleyicileri cezbediyor. Gün boyunca yapılan gezileri, akşama taçlandırmak isteyen ziyaretçiler için bu durağın iyi bir tercihi olabileceğini belirtip, gösteri yapılan salonun küçüklüğü sebebiyle biletinizi erkenden almanız gerektiğini hatırlatalım.
8) Plaza Nueva- Ayuntamiento de Sevilla
Sevilla’nın tam kalbi olarak anılan meydanın yapımı 1856 yılında tamamlanmış. Bugün tahmin edeceğiniz gibi turistlerin buluşma noktasına dönüşmüş durumda. Bu meydanın nasıl bir merkez olduğunu şöyle anlatmaya çalışayım; Sevilla’da ağaçları kesip yerine bir avm yapmak istesek o alan Plaza Nueva olurdu. Meydanda ayrıca İspanya Kralı III. Ferdinand’ın heykeli bulunmakta ki bu abi de 13. yüzyılda Sevilla’yı yeniden Müslümanların elinden alan kraldır.
16. yüzyıldan kalan binasıyla, Ayuntamiento de Sevilla diye anılan Sevilay Belediye binası da yine bu meydanda yer almakta. Bizim seyahatimiz esnasında alan restorasyon çalışmaları için tamamen kapatılmıştı.
9) Real Maestranza de Caballeria de Sevilla
1761 yılında inşa edilen arena, oval yapısı ve etkileyici “Principe Kapısı” (Puerta del Príncipe) ile, İspanya’ya ait belki de en tartışmalı konu olan boğa güreşlerinin tüm dünyadaki mabedi sayılabilir. Bugün güreş günleri dışında, müze olarak hizmet veren yapıda matador kıyafetleri ve güreşlerin tarihine ait pek çok obje sergilenmekte. Ayrıca yapının ismindeki “Real Maestranza” unvanı, İspanyol Kraliyet ile olan ilişkiyi temsil etmekteymiş; keza bu kurum, yüzyıllardır binicilik ve boğa güreşi geleneklerini korumakla yükümlüymüş. Yarın ülke kursanız vergi dairesini açtık, hangi kurumu oluşturayım derseniz İspanya’dan öğreneceğiniz çok şey var. Bu ilgi çekici konu başlı başına değinilmeyi hak ettiği için planım başka bir yazı yazmak. Yazdığımda buraya bir link bırakırım.
10) Triana Köprüsü
İçinden su geçen şehirlere olan düşkünlüğümüzden, bu suyun üzerinde yükselen köprüler de payına düşeni almalı diyoruz ve köprüye geçiyoruz.
1852’de geçiş garantisi olmaksızın yapılan köprü, İspanya’nın en eski demir köprülerinden biriymiş. Yapımında, Paris’te bulunan Pont du Carrousel köprüsünden esinlenilmiş.
Guadalquivir Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprüde, akşam saatlerinde daha fotojenik manzara fotoğrafı çekebilir, isterseniz şehrin, flamenko geleneğiyle ünlü Triana bölgesine gidebilir, geçiş ücreti olmadığı için bir o yana bir bu yana rahatça yürüyebilirsiniz.
.





















